29 Mart 2008

Günlüğüm yıllığa yakınsarken...

Hiç dipnot düşmediğim zaman diliminin ilk çeyreğini geçerken bir sinyal hayata, bir göz kırpması dedim dünyanın ta gözüne ve yazmaya başladım. Aslında işlemeyen yolların zamanla araziye dönüşmesi gibi, dostluklar da dostlar da blogdaşlık da unutulup gidiyor... Sonrasında bir sürü mazeret peşi sıra: Vakit bulamamadan motive olamamaya... Bütün mazeretlerden sıyrılıp bir selamdır bu bir fincan kahvelik hukukum olana... En kısa zaman içerisinde bu satırlarda tekrar görüşebilmek dileğiyle...

30 Aralık 2007

İkibinyediye dipnotlar...

Vedaya hazırlanan bir yıl üzerine birkaç cümle düşmek niyetiyle başlıyorum yazmaya... 2007 ülkemiz ve kendim adına ciddi manada hareketli bir yıl oldu. Yıl tam tamına 365 gündü ama 367 aylarca kendinden bahsettirmeyi başararak yılın sayısı oldu. Rahmetle andığımız Şehitlerimiz yılın adamları olurken yılın son dakika golleri ise Sınır Ötesi Operasyonlar olarak hafızalara kazındı... 52 haftalık zaman diliminin ülkemizdeki yükselen değeri Facebook olurken sittin seneden beri birbirini göremeyen pek çok kişi evladı kişisel bilgilerini kontrolsüzce paylaşmanın tadını çıkardı. Hiç bir şeyden çekmedi THY ve Telekom, bu yıl grevcilerden çektiği kadar... Milletçe üzüldük Isparta'daki uçak kazası ve Bala'daki depreme...
Hayat yollarım Dünya ve akademik dünya'ya açılma gayretindeydi, ikibinyedide... Konferanslar ve mekanlar birikimime katkıda bulunurken yaşadıklarımı ve gördüklerimi paylaşmamı sağlayan günlüğüm 24 Ekim'de Dünya'ya merhaba dedi ve şimdiden iki seriye ev sahipliği yaptı. Bakalım daha kaç cümle ve fotoğraf yerini alacak bu sütunlarda...
Geriye dönük satırbaşlarından bahsettikten sonra gelen yeni zaman diliminin insanlık ve Ülkemiz adına güzelliklerle gelmesi, Dünyanın daha huzurlu daha yaşanabilir olması dileklerimle yazımı noktalıyorum.

15 Aralık 2007

E-Devlete Doğru: E-imza ve Mobil İmza

5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu'yla elle atılan(ıslak) imza ile aynı hukuksal geçerliliğe sahip elektronik veriye eklenen veya mantıksal bağlantısı bulunan kimlik doğrulama amacıyla kullanılan elektronik veri e-imza... Elektronik işlemlerde gönderilen verinin değişmediğini ve gönderen kişiye ait olduğunu belgeleyen imza...
E-imza oluşturulurken çift anahtarlı altyapı teknolojisi (Public Key Infrastructure) kullanılır: RSA veya DSA gibi içeriği gizli olmayan algoritmalara dayalı teknikler... Bunların yanısıra belgedeki veri uzunluğundan bağımsız olarak belge ile alakalı aynı uzunlukta özet değeri veren SHA ve RIPEM gibi özet(hash) fonksiyonu kullanılır. Özet fonksiyonunun en önemli iki özelliği özet değerinden en baştaki verinin ve farklı veriler için aynı özet değerinin elde edilmesinin mümkün olmamasıdır.
Kullanıcıya iki adet anahtar verilir: ilki e-imza oluşturmaya yarayan sadece kullanıcının bildiği ve güvenli imza oluşturma aracının(akıllı kart) içinde saklanan ve buradan imzalama haricinde dışarıya çıkmayan gizli anahtar... İkincisi ise oluşturulan imzanın başkaları tarafından doğrulanmasını sağlayan elektronik sertifikanın içerisinde bulunan herkese açık veridir. Elektronik sertifika denilen ise kullanıcı kimliği ve doğrulama verisinin bulunduğu devletimizin yetkilendirdiği Tübitak Kamu Sertifikasyon Merkezi, E-Güven A.Ş. ve TürkTrust A.Ş. tarafından verilen ve sürdürülen veridir.Temmuz 2004'de yürürlüğe girmesine rağmen halihazırda TK verilerine göre 15000 e-imza kullanıcısı vardır ki 70 milyona oranla kullanımı yeterince yaygın değildir.
Teknik olarak tanımlayacak olursak, orjinal mesaj özet(hash) fonksiyonundan geçirelerek elde edilen özet verisi gizli anahtar(private key) kullanılarak asimetrik(RSA gibi) bir algoritma kullanılarak şifrelenir(enkript edilir) ve şifrelenmiş veri, orjinal mesaj ile birlikte gönderilir. Alıcı tarafında ise mesajın özeti çıkarılır. Çıkarılan özet, göndericinin şifreleyip gönderdiği verinin açık anahtar(public key) ile aynı asimetrik algoritmadan geçirilmiş haliyle aynı ise e-imza doğrulanmıştır ve geçerlidir.E-imza'ya alternatif bir çözüm Mobil imza: Dünya'da ilk kez Turkcell'in hayata geçirdiği cep telefonuyla imza imkanı veren uygulama... Mobil imza olayında herşeyden önce fikir çok orjinal: Çünkü herkesin yanından ayırmadığı (imza için)kalem gibi cep telefonu var ve bütün işlemlerinizi bütün banka ve kurumlar için tek bir şifreyle ve şu anki sistemden daha güvenli bir şekilde gerçekleştiriyorsunuz. E-imzanın kompleksliğine göre mobil imza çok daha pratik ve uygulanabilir imkanlar sunuyor anlayacağınız: İnternetten işleminizi gerçekleştirirken imzalama kısmında cep telefonundan imzanın pinini girerek sertifika hizmet sağlayıcısına açıklamalı özetinizi gönderiyorsunuz veya WAP'lı telefon üzerinden benzer bir şekilde... Zaten bu yıl Şubat ayında resmiyet kazanmasına rağmen Turkcell 15000 Mobil imza kullanıcısına ulaşmış durumda ve 5000 kişinin de başvurusu tamamlanmak üzereymiş... Sistemin pratikliği ve Turkcell'in çalışmaları e-imzadan çok daha yaygın olacağının sinyallerini veriyor... Bu arada Avea da 24 Aralık itibariyle mobil imza sistemini hayata geçirecek... Bu konuyla alakalı Turkcell'den Mobil imzayı hayata bağlayan Deniz Tunçalp ve Avea'dan da A.Ceyda Yıldırım ISCTurkey'de bilgilendirme yaptılar... Ses ver "diğer operator" ses ver! Başta bankalar olmak üzere, belediyeler ve alt kuruluşları, Sağlık Bakanlığı, Gümrük Müsteşarlığı, mobil imza sistemine geçmiş durumdalar... Bu arada ben de bir e-vatandaş olarak M-imza'ya geçmemem olmazdı tabii ki... İlk işim sim kartımı mobil imzaya uyumlu kartla Turkcell standından değiştirmek oldu.

Özetle, şu an ülkemizde 20 milyon kullanıcısı olan internet gibi, tüm operatorlerin toplam 62 milyon abonesinin kullandığı cep telefonu gibi, sadece Visa'nın Avrupa'da saniyede ortalama 800 işlemin yapıldığı kredi kartları gibi dijital imzalar bu hızla devam ederse bir kaç yıl içinde muhtarlığın, belediyenin, iskinin, askinin, noterin, bankaların, ve devlet dairelerinin yolunu unutturucak derim... Haliyle, dijital imzalar hukukçusundan bilgisayar bilimcisine kadar tartışılarak günlük hayatta yerini bulacak gözüküyor... Konuyla alakalı daha detaylı bilgileri bulabileceğiniz link ile yazımı sonlandırayım: Türkiye'nin İlk E-imza Portalı

14 Aralık 2007

ISCTurkey

ISCTurkey, Uluslarası Katılımlı Bilgi Güvenliği Konferansı, 13-14 Aralık 2007 Tarihlerinde Ankara Sheraton'da gerçekleşti... Konferansı organize eden kuruluşlar Telekomünikasyon Kurumu, Gazi Üniversitesi ve ODTÜ olup başlıca sponsorları Turkcell ve Avea... Sponsorların çapından olsa gerek konferansa kayıt ücretsizdi... Ama ücretsiz olmasına rağmen organizasyon ve sunum dört dörtlüğe yakındı... Yeri gelmişken Türkiye'de konuyla alakalı söz sahibi kurum olmasına rağmen Tübitak ve Uekae logolarını ne düzenleyen ne de destekleyen kurumlar arasında göremedim.Açılış kısmına Ulaştırma Bakanı, TK başkanı ve Gazi Üniversitesi Rektörünün katılımlarından dolayı medyamızın ilgisi büyüktü. Katılımcı profili ise akademisyenden üniversite öğrencisine, TK ve DPT gibi kurum personelinden Tübitak araştırmacısına, Turkcell ve Microsoft gibi şirket çalışanından konuyla ilgilenen asker ve komutanlara renkli bir çeşitlilik arzetmekteydi. Konferansa eşzamanlı tercüme olanağına rağmen davetli konuşmacılar ve birkaç bildiri haricinde yurtdışından katılımcı göremedim. Konferansın profili ise bilinen akademik konferanslardan ziyade kamu ve özel iş hayatındaki bilişim ve güvenlik konuları ile kriptoloji ve güvenlik konularında üniversitelerimizin akademik çalışmalarının harmanlaması diyebilirim. Bence akademik camia kamu ve özel şirketlerin kaynaşması adına güzel bir format... CeBiT Bilişim Fuarı da ilk başta buna benzer şekilde Bilişim Derneği tarafından ortaya atılmış ama giderek ticari bir fuar halini almış... Umarım ISCTurkey bu dengeyi koruyarak ve derinlemesine gelişerek yıllarca yoluna devam eder...

Konferansın ana teması mobil imzaydı. Hakikaten de sunum ve tartışmaların yarıdan fazlası mobil imza ve e-imza etrafında gerçekleşti. Bu konuyla alakalı ayrıca hayata bir dipnot daha düşmeyi düşünüyorum. Konferansta aktivite olarak iş dünyası yöneticilerinin bilişim güvenliği hakkında bilgi paylaştıkları bir panel, davetli konuşmacıların konuşmaları, bilimsel bildiri sunum oturumları ve poster sunumları, şirketlerin standları, Microsoftun temel seviyede bildiklerimi indekslememi sağlayan ve biraz bilgi dağarcığımı genişleten bilgi güvenliği kursu, ve şirketlerin kendi açımdan verimli olduğunu düşündüğüm teknik uygulama sunumları yer almaktaydı. Konferanstan umduğumla ayrıldığımı düşünüyorum ve devamını bekliyorum. İçeriği ile ilgili yazılarım devam edecek...

06 Aralık 2007

Japonya Serisini Noktalarken...

Bu yazı ile birlikte Japonya gezim ile alakalı toplam 10 yazı yazmış olacağım. Bu seriyi Japonya hakkında şu ana kadar bahsetmedeğim gözüme takılanları naklederek sonlandıracağım.

Shinkansen: 1964 Tokyo Olimpiyatları ile hizmete açılan o günden bugüne ciddi manada kaza geçirmeyen(Sadece bir defa 2004'teki 7 şiddetindeki Chūetsu Depreminde raydan çıkmıştır... Yine de ölü veya yaralı yok çünkü depremi farkedip yavaşlama özelliğine sahip) hızlı tren... Shinkansen 2. Dünya Savaşı geciktirmiş olsa da Dünya'daki ilk hızlı trendir... İlk kurulduğunda azami 200 km/saat yapan hızlı trenler, şu an 300 km/saat yapabilmektedir... 2003'te maglev(manyetik kuvvetle raya temas etmeden yol alan tren) teknolojisiyle 581 km/saat ulaşarak dünya rekorunu kırmış aynı zamanda... Manyetik teknoloji olmayanlar ise 1996'da 443 km/saat test sürüş hızına ulaşmış... Kyoto'dan Tokyo'ya Shinkansen(bilet ücreti=yaklaşık 130 YTL, uzaklık= 510 km.) ile 2 saat 20 dakikada vardım. Daha önce karadan bu kadar hızlı giden bir araca binmemiştim. Hızlı tren haricinde şehirlerarası tren hatları da bize göre çok fazla kullanılıyor. Şehir içi metro ve tren hatlarıyla demiryolu ulaşımı trafik ve çevre sorunlarını ortadan kaldırıyor. Karayolunu da ihmal etmemişler; şehirler arası anayolların geneli oyuksuz ve nizami birer otoyol... Yukarıdaki resimde otobüs durağından bir kare: Kuyruğu düzenlemek için yere oklar ve çerçeveler çizilmiş. Detaylar ve düzenin işaretleri... Bunun yanında yolda yürürken toz ve çamur göremezsiniz. Artı şiddetli depremlere dayanıklı gökdelenler ve ilginç tasarımlı katlı otoparkları(görmek nasip olmadı ama:-( )... Kısacası yolları ve binaları ile imar ve inşaat alanında bizimle kıyaslanamayacak derecede gelişmiş bir memleket...
Yukarıdaki resimdeki tümsek aynalar ülkemizde de nadiren kullanılmakta ama bu aynaların hiç bu şekilde hayatı kolaylaştıracağı aklıma gelmemişti... Dar sokaklar ve garaj çıkışlarında kullanılmakta Japonya'da... Japonlar iş güvenliğine acayip dikkat ediyorlar. Bir çok işte robotlar ve otomasyon sistemlerini kullanrak mümkün olduğunca az adam çalıştırırken mesele iş güvenliği olunca adam sayısını artırıyorlar. Motorsikletlere öyle kasksız binen göremezsiniz... Aşağıdaki resim de bu konudaki titizliklerine bir örnek...Güvenlikle alakalı diğer bir mevzu ise, Japonya bayağı tekin ve sakin bir ülke... Bizim jeopolitik konumumuz ve terör gibi faktörler kaynaklı bazı güvenlik problemlerimiz var... Örneğin herhangi sahipsiz çanta veya poşet bizi heyecanlıdırıverir: acaba bomba mı? gibisinden... Ama orası o konuda rahat. Mesela istasyonlarda genelde aşağı resimde görülen coinlocker(metal paralı kilitleyici)lar bulunmakta... Ve insanlar rahatlıkla bozuk para atarak(boyutlarına göre 300,400,500,600 yen gibi...) bavullarını koyabilmekteler... Dahası ülkenin refah seviyesinin yüksek olmasından hırsızlık ve kapkaççılık bize göre çok daha az...

Japonlar bizim köşelerdeki büfelerin ve bilet gişelerinin yerine otomatları kullanmaktalar... İçecekten telefon kartına, sigaradan içmeye hazır sıcak sütlü kahveye bir çok şey otomatlardan satın alınıyor... Aşağıdaki resimde görülen otomatları her yerde görmek mümkün... Hatta istasyonlarda tren biletlerini bile biletmatiklerden alıyorsunuz... Bu konuda Nara'dan Kyoto'ya bilet alırken alfabeye yabancılığımdan biraz zorlandığımı itiraf edeyim.Son resimde de tam Japonlara has bir çözüm görülüyor: Suşi yemeklerini ücretine uygun bir tabakta getiriyorlar. En son boş tabakları toplarken hangi tabaktan kaç tane servis yaptıklarını bulup hesap çıkarıyorlar...Aslında oradan göze takılan ve takıl(a)mayan bir çok Japonca yaklaşım daha sıralanabilir. Bu seride öncelikli amacım Japonya ve insanı hakkında okuyanları fikir sahibi yapmak... Başka bir ülkenin profilini çıkarmaktı... Dahası günlüğü okuyanlar ile yol arkadaşlığı ve gezilen yerlerin güzelliğini paylaşmaktı... Umarım bu amaçlara kısmen de olsa ulaşabilmişimdir. Japonya hakkında sonuç olarak, insanın hakkettiği değeri gördüğü ve işi üzerine ciddi derecede kafa ve kalp yorduğu bir ülke, detayları es geçmeden pratik çözümler ile hayatlarını kolaylaştıranların ve renklendiren orjinal insanların ülkesi... Ufkumu bir gömlek daha açtığına inandığım bir ülke...

25 Kasım 2007

Tsukuba Bilim Şehri

Japonya'daki son durağım Tsukuba Bilim Şehriydi... Biraz gecikmeli(3,5 Hafta sonra) olsa da ilgili dipnotları düşmeden olmazdı. Tsukuba 30 yıllık maziye sahip iki üniversitenin yanında devlet ve özel şirketlere ait bir çok araştırma enstitüsünün bulunduğu 200.000 kişinin yaşadığı bizim orta boy şehirleri andıran bir yer..
.
Japonya'ya gelmişken suşi yemeden olmazdı. Suşi kelimesi belli bir yemekten ziyade bizdeki kebap gibi genel bir isim. Suşi yemeğe gittiğinizdeki onlarca seçenekten(geneli pişmemiş) birkaç değişik porsiyon yiyerek karnınızı doyurabiliyorsunuz. Yukarıdaki resimde ton balığı(pişmemiş) altında ise üzerine vasabi sürülmüş pilav bulunuyor. Vasabi ne diyecek olursanız, resimdeki tabaklarda antep fıstıklı dondurma gibi gözüken jelimsi acı. Ancak vasabinin acısı öyle bir acı ki genizleri bir anda buharıyla yakıp gözleri yaşartıyor. Çiğ balığı isot gibi bir nevi pişiriyor...
Öyle resimdeki gibi çubuklarla yiyebildiğimi sanmayın: Sadece çubuklarla bir kare... Kupanın içindekini merak ediyorsanız o da yeşil çay. Japonlar yeşil çay içiyor. Yeşil çay bizim çayın küflenmemiş halinden yapılan çay. Kınaya benzeyen çay tozuna sıcak suyun dökülmesi ile yapılan dinlendirici içecek. Suşi ile iyi gidiyor ama. Suşiyi yedikten sonraki yorumumu soracak olursanız: doyurucu ve bizim de yiyebileğimiz bir yemek ama bizim yemekler bir başka güzel.
Tsukuba'daki diğer bir durağım da, Tsukuba Sergi Merkezi... Burada Expo'85(Expo 2015 İzmir'de olması için şu an devletimiz çalışıyor...)'te kurulmuş bilim parkı bulunmakta ve burası özellikle çocuklar için bilimi sevdirmeye ve öğretmeyi amaçlıyor.
Yukarıdaki resimde gerçek uydu görülürken aşağıda ise farklı açılardaki aynalardaki görüntüyü gözlemleme imkanı veriyor. Ve bunların gibi güneş enerjisi üretecinden, nükleer santral ile ilgili oyunlara, deniz altından uzay istasyonuna kadar bir çok öğretici reyon bulunmakta...
Ayrıca yine aynı sergi merkezinde yarım küreye bir çok kaynaktan yansıtılarak oynatılan sinemayı, planetarium'u seyretme imkanı buldum. Japonya'da bu tip planetarium'lardan bayağı varmış... Üç boyutlu görüntü hissi veriliyor ve bazı yerlerde "hareket ediyorum" hissine kapılıyorsunuz...


Japonya'ya gelip Kanji yazmadan olmaz tabii... Adımı japonca yazmaya çalışırken bir kare... Aşağıda da Japonya'daki zon ziyaret mekanım görülmekte: Ushiku şehrindeki Guinness rekorlar kitabına 100m.lik boyuyla Dünya'nın en uzun heykeli olarak geçmiş Ushiku Daibutsu görülüyor...

Gerçekten bayağı büyük: Asansör ile yukarısına çıkılıp müzesi geziliyor... Yeni bir eser... İlginç yanı belki nasıl yapıldığı: Bununla alakalı bilgiler, maketler ve resimler müzede bulunuyor...

Aşağıda görülen heykelcikler de küllerle dolu... Büyük heykelin çevresi mezarlık olarak yapılmış ve bu küller de oradaki mezarlardan alınmış...

Son durağımı da gezdikten sonra istikamet Narita... Ve 14:00 uçağı ile İstanbul'a doğru yolculuğum başladı saat 20:35'te Atatürk Havaalanında memlekete Japonya toprağının hayatıma düştüğü dipnotlarla ayak bastım.

09 Kasım 2007

Tokyo: Doğunun Başkenti


2 Kasım Cuma günü Tokyo’daydım... Tokyo’nun kelime anlamı doğuda başkent demek... 35,3 milyonluk nüfusu ve 600 km2lik yüzölçümüyle (Türkiye’nin yüzölçümü’nün 814,578 km2 ve nüfusu:73,9 milyon olduğunu hatırlatırım.) metropollükten megapollüğe terfi etmiş Dünya’nın en büyük şehri...Hem bu büyüklükten hem de gelişmişlikten Doğu’da başkent ismi yakışmaktadır. 1868’deki Şogun yönetimine İmparatorun son vermesi ve başkentin Kyoto’dan Edo(Tokyo’nun eski adı)’ya taşımasıyla Tokyo ismi verilmiştir. O günden bugüne böyle anılır... Aslında yeni bir şehirdir... 1923’te ciddi bir deprem görmüştür... Bugünkü haline ülkenin 1950’lerden sonra gelişmesine paralel bir etkiyle gelmiştir

Şehir aynı zamanda nüfus yoğunluğuna paralel olarak Dünya’nın en pahalı şehirlerindendir... Tokyo’da bizim evlerin bir odası kadar daireler revaçtadır: Hani duvardan yatak çıkar masa çıkar... O tip mobilyalar özellikle Tokyo’da yaygındır... Japonya’nın ikinci büyük şehri Yokohama(Tokyo ile içiçe olduğu için gölgede kalmış...)... Üçüncü büyük şehri’de Osaka’dır.
Tokyo modern Japonya kentidir. Tokyo ile alakalı resimlerde iki nokta gözden kaçmamakta: Gökdelenler ve şehrin ufuk noktasına kadar binalarla dolu olması... Bu arada bu gökdelenler yaklaşık haftada bir irili ufaklı depremler atlatmaktadır... Enteresan! Bu arada yukarıdan çektiğim fotoğraflar Tokyo Government Building(Tokyo Vilayet Binası)'nın 45. katındaki turistler için yapılmış gözetleme alanından çekilmiştir. Bu bina Shinjuku isimli Tokyo'nun merkezi semtindedir.
Tokyo’da ülkemiz tarafından yaptırılan Tokyo Camii bulunmaktadır ki Tokyo’nun kardeş şehri İstanbul’u hatırlatmaktadır. Aşağıdaki resimde içerisinden bir kare görülmektedir:
Japonlar Hint ve İtalyan mutfaklarına ilgi gösterdiklerinden epeyce bunlara ait lokanta ve restoran var... İşte bunlardan biri Hint Lokantası Samarat... Ve aşırı baharatlı ve aromatik Hint yemeklerinden tecrübe etme imkanı buldum... Resimde koyun ve tavuk etlerinden yapılan yemekler ve bizim kebapçıların pidelerini andıran ekmekleri görünüyor. Yemeğin yanında şekerli ayran kabilinden bir içeçek isteyip afiyetle yedim. Bize yakın yiyecekler ama bu kadar tat dilinizi yorabilir...
Tokyo’da gidilecek başka mekanlardan biri de Akhibara. Tokyo’nun Doğubank’ı diyebiliriz... Gerçi hoş gitme imkanım olmadı ama Fotoğraf makinesi, MP3/MP4 oynatıcı gibi cihazları ülkemizin yaklaşık yarı fiyatına alabileceğiniz bir yer... Japonya’da dizüstü bilgisayarlar Türkiye’ye göre çok cazip değil... Belki yüzde 5’lik bir avantajı olur... Bu konuda Amerika hala cazibesini koruyor..

05 Kasım 2007

Sayoonara Japonya! Doomo Arigato...









Biraz vakit bulamamak biraz da teknik imkanlardan dolayı günlüğüm özellikle Nara’dan sonra birkaç gün geriden takip etmek durumunda kaldı. Bu arada Tokyo ve Tsukuba (Bilim Şehri) üzerine yazılar yazmam gerekiyordu. Bu şehirler ile ilgili paylaşımlarımı geri çağrışım(flashback) olarak ülkemde yazacağım. Pazar saat 14:25 Narita Uluslararası havalimanından uçağım havalandı ve bu satırları uçakta bilgisayarıma girmekteyim. Şimdi, Japonya’dan ayrılıyorum.


“Lö ticareti insani!(İnsan ticareti için)” diyor Polat Alemdar, Kuzey Irak’a girerken “Niçin geldiniz?” diyen peşmergelere, KV Irak’ın başlangıcında… Ve ekliyor burada insan çok ucuzmuş diye… Hakikaten de öyle mesela Irak’taki şu andaki durum... Japonya’da ise “ insan” paha biçilmez… Herşey insana odaklı ve kişilere hizmet etmede… Mesela, şehir içi otobüslerdeki makineler bileti olmayan insandan para da alabiliyor… Anlatmak istediğim, söz konusu insansa gerisi teferruat gibi bir kaide işliyor… Otomasyona geçiyoruz diye insanları terbiyeli maymuna çevirmiyorlar… İnsana saygı, Japonya’nın refahında en önemli dinamiklerden… Devlet sosyalleşmeyi hazmetmiş… Sistem’de amaç insanların mutlu olması, bizde ise daha çok sistem var olmak için insan da var olmalı gibi insanı ikinci dereceden bir öğe olarak alan bir mantık hakim…
İkinci önemli nokta ise, yaptığı işe saygı… Japonlar ekmeklerine saygı duyuyorlar ve benimsiyorlar… Öyle çok kalite belgesine gerek yok, “Japon işi” ise genelleme yapacak olursak canavar gibi çalışacaktır. İstisnalar kaideyi bozmaz ama… İşte bu saygı ve benimseme onları pozitif yönde motive etmektedir ki “Japonlar mı? Çalışkan adamlar ya!” deriz… Bizde ise hep bir memnuniyetsizlik var. Ya işi beğenmeyiz ya maaşı küçümseriz… Hep ama hep kendimizi yukarıya layık görüp, çok paralı işlerden gözümüzü bir türlü alamayız… Bu da yaptığımız işlerin baştan savma olmasının altındaki en büyük sebep… Bir de sistemimizdeki problemler, sistemin problemleştirdiği insanlar eklenince insanımızın ne çalışmaya arzusu kalıyor, ne de verimliliği…
Japonları bu seviyeye getiren bir etken de” Orjinallik” kaygıları… Adamlar harbiden orjinalin derdindeler… Yapılmamışı yapmak, hayal etmek ve tasarlamak… Bu bir de irili ufaklı adalardan oluşma, dağlık bir alanda yoğun bir nüfus gibi fiziksel şartlarının kısıtlı olması ile birleşince ortaya pratik, özgün ve ilginç eserler çıkmakta… Onları geliştiren diğer faktörleri de sıralayacak olursak, devletlerine ve kültürlerine bağlılık, detayların hayata tat, renk ve hayat olduğunun farkında olmaları…
Bunlar kendimce Japonya üzerine tesbitlerim… Ama bu prensipleri biz de millet olarak hayatımıza tatbik edebilirsek “Burası Türkiye!” ibaresi yüz seksen dereceye yakın anlam değiştirebilir… Japonya’da yaklaşık sekiz 8 gün süren seyahatimi özetleyecek olursam: 27 Ekim Cumartesi saat 17:00 sularında Kansai Havalanından(Osaka) başlayan 4 gün Nara, 1 gün Kyoto, 1 gün Tokyo ve 2 gün Tsukuba’da geçirerek 4 Kasım Pazar öğleden sonra Narita Havaalanı(Tokyo)’dan evime döndüğüm güzel karelerde hatırlanası bir gezi oldu. Gezimde kaydadeğer bir aksaklık olmadı şükür…
Buradan bu gezinin olmasında katkıları bulunan başta hocam Yard. Doç. Dr. Hüseyin Polat olmak üzere Anadolu Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümüne, Maddi anlamda desteğim farklılıklarıyla kendini kabul ettirmiş Üniversiteme, beni yemek konusunda muamma bir ülkeye gönderirken aç kalmayı yüreği el vermeyip çantalarımı kendi elleriyle hazırladığı yolluklara boğan ve gezi boyunca manevi destek olma konusunda başrollüğü kimseye kaptırmaya niyetli olmayan Eşime… Ve kaldığım otellerin organizesinden ulaşım konusundaki yönlendirmelerine bilumum işlerde yol gösterici, ve gezinin yaklaşık son yarısında evini ve yüreğini bana açan misafirperver insan İsmail Abimin şahsında ailesine teşekkürü borç bilirim…. Doomo Arigato!

03 Kasım 2007

Kyoto: Altın, Gümüş ve Kaya!

Kyoto, 794'den 1868'e Japonya İmpatorluğuna başkentlik yapmış şehir... Şimdilerde ise 1.4 milyon insanın yaşamakta olduğu 7. büyük şehri Japonya'nın... İşte tarihi olması noktasında Nara'ya büyüklük noktasında Tokyo'ya yakın olan şehri geziyoruz... Kyoto'nun gezerek kolayca bitmeyecek olduğunu Japonya'ya yaklaşık 900 yıl başkentlik yapmasından anlayabiliriz... İkinci Dünya Savaşı'nda tarihi değerleri O'nu hedef olmaktan kurtarmış aynı zamanda...

Kyoto'nun en ünlü yeri Japonya'nın simgelerinden biri ünlü Altın kaplamalı tapınak: Kinkakuji...
İmparatorluk Komutanlarından Ashiaga Yoshimutsu, emekliliğini geçirmek üzere inşa ettirdiği kompleksteki elemanlardan biri Altın Bina, 1408 yılında Yoshimitsu'nun ölümünden sonra Zen tapınağına dönüştürülmüş... Altın kaplama olmasının yanında acayip bir doğal güzellikle bütünleşmiş... Birbirilerini müthiş derecede tamamlıyorlar...

Altın yapıldı bir de gümüşünü yapalım diye bir girişim de 1482'de Shogun Ashiaga Yoshimasa tarafından gelmiş... Yapı Kinkakuji'ye benzetilmiş ama gümüş kaplama o günden bugüne bir türlü gerçekleşememiş...

Ama adı gümüş tapınak kalmış... Daha önceki resimlerde de dikkatinizi çekti mi bilmem Japonya'da da aynen ülkemizde olduğu gibi okullar öğrencileri tarihi mekanlar ziyaretlere organizasyonlar düzenliyorlar... Gittiğim bir çok mekanda böyle öğrenci kafilelerine şahit oldum.

Kayalar ve çakıllardan oluşan bahçesiyle ün salmış Ryoanji Tapınağı ise Kyoto'daki diğer gezilecek mekanlardan... Kinkakuji ile arası yürüyerek 20 dakika yaklaşık... Aynı bölgesinde kalıyorlar kentin...
Riyoanji'nin o ünlü bahçesi aşağıda görülmekte... Sanki neyime altın neyime gümüş dercesine kayalar dikilmiş... Ve inşa edene göre "İnsanların baktıklarında anladıklarıdır anlatmak istediğim..." gibisinden bi felsefe ile ortaya çıkmış bu eser...
Bugün Kyoto'da üç tane tarihi tapınağa şahit oldum ancak üçü de birbirinden farklı bir tasarıma sahipti... Avlularından çevre düzenlemelerine hatta bahçelerindeki bitkiler bile farklıydı... Anlaşılan Japonlar bu noktada da orjinalliğe olan düşkünlüğünü göstermekteydi... Saat 17:00'de turistik mekanlara ziyaret kapanıyordu... Ve Tokyo'ya doğru yol gözükmedeydi... Tokyo'ya Shinkansen ile geçip oradan Tsukuba'ya İsmail Abimlere otobüs ile tek parça halinde ulaştığımda saat 22:30'u biraz geçmişti. cumartesi günü Kansai havaalanında indikten sonra otobüs'te bana çok da adiyattan gözükmeyen bu olay, beklemediğim bi kolaylıkla beklediğim zamanda gerçekleşmişti... Japonya yollarından hayata dipnotlar düşmeye devam edeceğim...

01 Kasım 2007

Nara'dan tren gider, Kyoto'ya zarı zarı!

Bugün 31 Ekim, konferansımız öğle vakti sona erdi... Geriye tanıştıklarımdan kartlar, fikir kırıntıları, akıp gitti zaman tortusu kaldı... Pırıl pırıl gençlerin geleceğe umut solukları kaldı yeşertme gayretiyle dünya coğrafyasını... "Çözüm vardır çözümden içeri, miskin miskin çaresiz oturmak değil yiğitlerin harcı" deyip çalışmak düştü yine... Yine yollar düştü ama öncesinde daha önce giriş saatine yetişemediğimiz Todaiji Tapınağını görmek vardı. Todaiji Budizmin tarihinde önemli bir yere sahip: 752'de Japonya'daki Budist tapınaklarının merkezi olarak inşa edilmiş... Tabii o zamanlar şimdi kendi halinde olan Nara, Japon İmparatorluğunun başkenti...
Todaiji'nin içinde Daibatsu (japonca Dev Buda demek) heykeli var... Boyu yaklaşık 15 metre olan bu heykel Dünya üzerindeki devasa Buda heykellerinden biri görülmekte, alttaki resim karesinde...

Todaiji tapınak olmanın yanısıra aynı zamanda Budizm ekolü veya okulu denebilir... Ve sanatkarlara ilham kaynağı... Aşağıda çevresindeki ressamlardan biri ve çizimleri objektifimize davetimizi kırmıyor ...

O kadar geyikler civarda dolanıyor dedikten sonra bi hatıra fotoğrafı çektirmesem olmazdı, Nara'da meskun bütün geyikler adına rasgele seçilmiş biriyle aynı karedeyiz... "Geyik muhabbeti" tabirinin nereden geldiği hakkında ipucu veriyordur umarım...


Nara'nın bitki örtüsüne dair Nara Park'tan parlak bi kare... Aynı zamanda dikkati çeken başka bir nokta: Japonların bahçecilik mantığı ortaya karışık şeklinde... Genelde aynı bahçede çok çeşitli ağaçlar ve bitkiler oluyor. Japon bahçesi

Kişisel Japonya Seyahatimin,(Evliya Çelebi Hemşerimdir bu arada...) Nara ayağını tamamladıktan sonra, Kyoto'ya giden trene binmek üzere Kintetsu Tren İstasyonunun yolunu tuttum. Ne yağmur vardı yolda ne de katibimin kimonosunda çamur... Bir gün kalmak üzere Kyoto'ya doğru yolculuğum başlamıştı: Anonslar Japonca, alfabe Kanji sağda solda... Elimde bi harita oteli gösteriyor kalacağım, ve nadir ama gerekli ingilizce tercümeleri duyurulması gerekli olanların... Neyse yaklaşık 45 dakika sonra Kyoto istasyonunda indim. Zaten İstasyonun çok yakınlarında İsmail Abimin rezervasyon yaptırdığı oteli buldum ama günün yorgunluğu sızıp kalmama sebep olmuştu odaya varır varmaz... Sonra bi şehir turu amaç Kyoto hakkında fikir sahibi olmak, yarınki programı organize etmek adına.... Aşağıda da Kyoto Kulesi manzaralı fotoğrafım... Kyoto'dan perşembe günü devam edecek...